Tuesday, 6 December 2011

Sandelyenin kenarında oturmamak lazım

Felsefe çok havalı bir kelime bir o kadar da ağır, anlamlı.

Üstün Dökmen bugünkü konuşmasında insanın hayat felsefesinin ne olması ve ne olmaması gerektiğine dair anlamlı mesajlar verdi.

Adam doğru söylüyor beyler. İnsan sandalyenin ucunda oturmamalı. Her an kalkıp koşacak gibi; yetişmesi gereken şeylerin peşinde, o anı rahatsız - iğne üstünde, ayaklarını uzatmadan oturmamalı.



Dinlerken bunları, geçen okuduğum bir tivit geldi aklıma "bütün gün ayaklarımı uzatmadığımı fark ettim.Öğün atlamak gibi bir şey bu..", hafif bir rahatlama geldi üstüme ayaklarımı uzatarak oturdum.

Hayatta da böyle yaşamak gerektiğinden bahsetti Üstün hoca. Sürekli stres kafasında, bir şeylere yetişmeye çalışmaktan aslında ne yaptığını unuturcasınahayatın ucunda oturmamalı.


Tüm salon bacaklarını uzatıp da öndeki sandalyeyle aramızdaki yere bacaklarımız sığmayınca dedim "çok iyi kafalardaki insanları takip ediyorum ben beeeah".

O neyse de, gerçekten hatta seriously, sandelyenin ucunda oturmamak lazım. Misal ben, sekiz şeklinde otururum sandelyede. Hatta şık restoranlarda, tiyatroda, misafirlikte ve benzeri yerlerde önce has..tir der düzgün oturur ilerleyen dakikalarda sandelyeye sığamaz sekize bağlarım. Yerleşiğim hayata. Ama gel gör ki, bazen andalyenin ucunda, kıyısında köşesinde iş yapıyorum. Hiçbir şekilde ne yaptığımı sonradan hatırlayamıyorum ki aslında fil gibidir hafızam. O emaili gönderdim mi çıkmadan, o exceli nereye kaydettim, formüle hangi hücreleri dahil ettim filan zıkkım hiçbir şey hatırlamıyorum. Tabi ne denli keyif alarak iş yapıyor olduğum tartışmasız(!) Şimdi bunu yaz bi' köşeye, bundan sonra hem o tivit hem bu felsefe aklına gelsin gelsin, tekrar ederek öğren, öğrenilmiş davranış yerleşsin, chillax modu default yap.

Zaten fonda sürekli goodmorning çalsa william fitzsimmonsdan rahat edecek herkes de substance abuse yapmadan o kafa gelmiyor adama ya.

Oha, bu arada, plaza mlaza ama yine de şirketi tuttum bugün. Üstün hocayı getirmek başlı başına mindset'in fena olmadığının göstergesi ki bi de adamın mobbing gibi "..şşt.. şşt" kategorisindeki bir konudan bahsetmesine eyvallah demek baya iyi. Bir plazanın tüm karakteristik özelliklerini gösteriyor ama arada insana "bak o yönüne eyvallah" detirtiyor. I appreciate that!

Atlassian'ın kendini bozup Sarah'ın istifa ettiği bir yüzyılda yaşıyoruz en nihayetinde.

Rahat kafası o kadar kolay gelen bir şey değil bu arada. Kişinin leverage pointi organize, sonraki adımın ihtimallerine hazırlıklı olmak gibi rahata biraz mesafeli konumlanmış bir kafa olunca, zor.

Bakıcaz. Ama "baktın mı olmuyor, bakmayacaksın" stayla değil. Baya bakıcaz.


Friday, 18 November 2011

Plaza Cuması

Abstract
"Plaza İnsanları" diye dalga geçilen şeyin doğruluğunun yanısıra seni de kapsama alanına aldığının farkına varan gencin iç hesaplaşması..

Plaza Cuması

Plaza hayatında Cuma, İslam'daki gibi Perşembe gecesinden başlar. Ertesi günün Cuma olduğunu bilen plaza insanı Perşembe gecesi ne pahasına olursa olsun, i.e. işler bitmedi diye 11e kadar mesaiye kalsa bile, kafasını yaşar. Perşembe'den belli olur yani Cuma'nın gelişi.

Perşembe gecesi haftanın diğer gecelerinde yapmadığı şekilde enerji harcayan ve rahatlayan plaza insanı, Cuma sabah alarm çaldığında "ulan az daha uyuyayım, olmadı geç giderim" diye geçirir içinden. Ne de olsa, Cuma sabah herkesde bir gevşeklik vardır. Herkeşler kahvaltıyı aynı "amaaan, ne de olsa geç gelir herkeş" mantalitesiyle uzatır. Masa başına gelindiğinde ise, her zamankinden daha uzun süre 9Gag olsun, fB olsun 'odaklanma öncesi, odak dağıtma' aktivitesi gerçekleştirilir.

Gün içerisinde, 'ara ara' diye tabir ettiğimiz 'her 40 dakika da 1' periyoduyla yerine göre fB yerine göre ekşi yerine göre de tumblr'da takılmak için elde ki iş yarım yamalak yapılır. Gerçekten de, Pazartesi ve Cuma günü üretilen arabalara binmemek lazım! Ne zaman ki, beynin gerçekten zahmet edip çalışması gereken (otomatiğe bağlayığ yapılamayacak) bir iş çıkar, hemen "haftaya bi meeting set edelim, discuss edelim bunu. gerekli planlamayı yapmadan yola çıkmayalım" denir. - my fav. quote!

Öğle yemeği, sanırsın 7 course dinner party, net 1 saat 40 dakika sürer. Yemek sırasında yemekten, asansör sırasında asansörden, kahve sırasında kahveden şikayet eden mızmız plaza insanı, tüketici şikayeti geldiğinde de tüketiciden şikayet eder öğle yemeğinde.

Rehavetle masalarına dönen plaza insanları, hemen bir fB açar. Zaten yemek sonrası herkes kulaklık takar. Sanki, müzik dinleyip çok konsantre bir şekilde iş yapacaklar, hıh! Herkeş fB'a post edilen komik videoları izliyor halbüse.

Öğleden sonra kahvesine inilip, arka arkaya 3 sigara yakıldıktan sonra masalarına dönerken plaza insanları, o bitmek bilmeyen asansör bekleme sırasında sanki tüm gün çok yoğun çalışmışçasın 'aman da pek yorgunum, hemen haftasonu başlasın istiyorum' temalı baygınlık konuşmaları yapılır.

Saat 16.00 itibariyle tamamen zamana oynamaya başlayan plaza çalışanı, kısa süreli vicdan azabı çekmek suretiyle 16.20 - 16.30 arası bir iki email cevaplar. 16.35 itibariyle zaman artık ne telefonlara cevap verir ne emaillara ne chatlere. Bu esnada, hala yapması gereken işler olan diğer insanlar hiç mi hiç düşünülmez. 17.00 itibariyle tasmasını koparan plaza insanı koşar adım plazyı terk ederken 'bu ay da maaşı aldık' haydi kredi kartına yatıralım felsefesini 'nasıl yoğunum ilemezsin, bu iş insanı çok yoruyor' olarak dile getirir.

Bunları uzaktan izlerken, 'has..tir, okulda case studyleri işlerken kimse bana bundan bahsetmemişti' diye düşünüp ihanete uğramış gibi hisseden genç yetenek ise zamanla asimile olur ve bunun farkına bile varmaz.

Özetteki, "iç hesaplaşma" gerçek anlamda hiç yaşanmaz. Yaşansaydı zaten şimdi plaza insanı grip gibi yayılmazdı. Sanırsın, plazanın havalandırma sisteminden yayılıyor bu virüs! İnsanlar bir gaz iş hayatına girip sonra 'herkeş' gibi oluyor. Mind set; Ben çalışıyorum da başka kimse çalışmıyor. Ondan ben de herkeş kadar çalışıcam. Enayi miyim aq?! olduktan sonra tabi ki her yeni gelene 'zamanla alışır' denir. 'Ben bunun için mi okudum uleeeyn?!' isyanı, maaş yattıktan 10 dk sonra kredi kartı borcu ödenirken bastırılır.

Bu yüzden taksitli alışveriş yapmıyorum mesela.

Tuesday, 8 November 2011

Grand Opening: Ehl-iKeyf.tumblr.com





Geçen hafta cimriliğinden "bi bluz 650 TL olur mu aq" mottosuyla designerlığa soyunan Yaso, bu hafta bir tumb1r açmaya karar verdi.

Daha tumblr'a "tambir" demesinin şokunu atlatamadan ben blogunun özellikle yeme-içme, gezdiği yerlerde çektiği fotoğraflar ve oradan-burdan bulduğu paylaşmaya değer şeyler üzerine olacağını declare etti.

Your majesty shall share what she finds amusing yani LOL

Yasocumun instagram kullanmasını garipsediğim kadar, blog yazmaya karar verdiğinde tercihini tambir'den yana kullanmasına şaştım. Hatta şaşaladım!

Friendfeed vs. twitter diye anlatırken yicit SMAKHAS 1'de teknik farkları anlattıktan sonra biraz da buraların çocuğu olanlar friendfeed'de başlamıştır sonradan gelenler twitter'a doluşmuştur havası çizmişti. Hardcore social media leadler friendfeed'i bilir yani. Haa, illa twitter hesapları da vardır, hatta sync edilmiştir bu iki hesap ama friendfeeddir bu işin asıl yeri.

Benzer söylemler tumblr için de yaratıcılık & orijinalite bağlamında geçerli.

Friendfeed'i nasıl hardcore social media leadler kullanıyorsa tambir'i de cool çocuklar, enteller, sanatsal şahsiyetler, trendsetterlar a.k.a. original people kullanıyor. + koccaman bir -DU lazım buraya =)

Orkan'a retweet'i babama sosyal paylaşım mekanizmasını anneme cloud'u ablama da tambir'i ile facebook'unu synclemeyi öğrettikten sonra üzerine düşen görevi tamamlamış olmanın verdiği haklı gururur yaşıyorum şu an. Evinizin (iş yeriniz de olur) kadrolu "teknisyen"i göreve hazırdır efe'm!

>> Babam beni teknisyen sanıyor ya baya baya teknik bir iş yaptığımı düşünüyor. Tabi bunda bir usb girişinden iPad, öbür usb girişinden wildfire bağlanmış bir laptopta bir yandan youtube videolarını mp3e çevirip bir yandan torrentden film indirirken iPhone'umda kelime avı oynuyor olmamın payı büyük. Ama bir anlasalar bunun konumuzla alakası yok. Yani, I don't speak Java or anything.

Evde, socially awkward penguin gibiyim biraz; kullandığım terimler anlaşılmıyor, görüşlerim unorthodox bulunuyor, 'küçükken de barbie bebekle oynamayı sevmezdi zaten' diye konuşuluyor ben üst katta 'bilgisayara kapanıp' bayram ziyaretine gelen misafirlere merhaba demeye inmediğimde. Ayy çok güldürüyor bizimkiler beni! Alt kata inip youtube'dan Altın Hızma Mülayim açınca herkes mest oluyor. Hatta, babam türküyle aşka gelip 'acaba sana bir iPad daha alsak mı, biri işte durur biri evde, götürüp getirmek zorunda kalmazsın' dedi, koptum orda!

Back to topic
Yaso'nun artık bir tambir'i var. Nasıl bir canavar yarattığımı hayretle izleyip kendisini esefle kınayacağım.

"Grand Opening" de hep bana Jay Z'yi hatırlatır.

The Man from Earth



Filmde tekrar tekrar düşünülecek noktaların başında zaman geliyor.


Zamanın tanımı çok düşündürücü; bir nano saniye önce olduğumuzla şimdi oluşumuz ve bir nano saniye sonra olacağımızın subjektif varoluş farkındalığı.. ya da buna benzer bişi diye geçiyor filmde. Subjektif oluşunun ve farkındalık tabanlı bir kavram oluşunun altı çift çizilmeli. Eski bir kavmin zamanı bir manzara olarak tanımlamış olması çok mantıklı aslında. Önümüzde ve arkamızada uzayıp giden bir manzara.


Varoluş ile ilgili tartışmalara, asla ispatlanamayacağı gibi asılsız da çıkarılamayacak bir bakışla, "yaratılmadı, sadece vardı" argümanıyla katılması biraz hafif kalmış sanki.


LaPlace'dan alıntı yaparak "Böyle bir hipoteze ihtiyacım yok, ama belki de vardır" diyerek

'yaratan'a atıfta bulunuyor ama contextinden çıkarılmış her alıntı gibi yanıltıcı oluyor. (quote is to misquote) Çünkü, Napolyon tanrı bu sistemi nasıl yerleştirdi diye sorduğunda böyle bir hipoteze ihtiyacı olmadığını söylerken LaPlace aslında tanrı yoktur demediği, sadece tanrının bilmin yasalarını disturb etmemek için karışmadığını söylemeye çalıştığı düşünülüyor. ama belki de gayet düz 'tanrı yoktur' demiştir. asla emin olamayız.



Film emin olma/olamama kavramı üzerine de güzel oynuyor.


Filmin varoluş ile ilgili bakış açısına öbür dünya yoksa inananlar boşa çabalamış ama varsa inanmayanlar daha büyük sıçtı diyip sırtını dönebiliyor insan. Tabi, bu inanan kavramı her dine göre değiştiğinden kapsamı biraz şaibeli. --- Geçen bir yazı okudum. Bir sınavda cehennem endotermik midir egzotermik mi diye sormuş hoca ve cevabını da fizik kurallarına göre açıklamalarını istemiş öğrencilerin. O yazıda, cehennemdeki ruh sayısının hesaplamaya çalışırken birkaç güzel gönderme yapılıyordu dinlere; her din, kendi dinine mensup olmayanların cehenneme gideceğini iddia ediyor ya. Bu hesaba göre cehennemin her türlü baya kalabalık olacağını öngörebiliriz.



Varoluş argümanı çok tatmin edici olmasa da dinlere getirdiği bakış inanılmaz.



İsa ve Herkül'ün aile ağaçlarının birbirinin tıpatıp aynı olması gibi ahitte anlatılanların mitolojiyle yadsınamaz paralelliğinin altını çizişi çok şık olmuş. Sadece, hristiyanlığı hedef aldığı söylenemez. Genel olarak din metasını eleştiriyor. İnsanları korkutmak/etkilemek için din kapsamında anlatılan hikayelerin nasıl da çarpıtıldığını ince ince işliyor.


Tüm dinlerin temelinde, self discipline; nefsi terbiye edip nimetlerden uzak durarak spiritual bir üst seviyeye çıkma konsepti var. Film, yok öyle bir şey. Ben just be good dedim onlar abarttı kafasında yansıtıyor. Hatta, dini hayatta kalma yolları ve umut dağıtmak ile eşdeğer tutuyor. Kiminin saygısızlık olarak nitelendirebileceği (ki filmde acayip annoying bir kadın karakter tarafından tekrar tekrar böyle nitelendiriliyor) bu argümanlar bence filmin en kuvvetli yönü. Dini, tarihi ve mitolojiyi bilmeden literally kulaktan dolma hikayelerle önyargılar geliştiriyoruz ve the man from earth, tüm bu "bilmediklerimizi" sorgulatıyor.


Naaaaaaaays movie!

Wednesday, 19 October 2011

Its not living, its existing.

Ben sadece haftasonları gazete okurum.
Ana haber bültenini nadir izlerim. - en son izlediğimde tüm kurmaylar istifa ediyordu sen ordan hesap et.
Sabah ofise gittiğimde eğer alel acele iş yetiştirmiyorsam ya da bir toplantıya koşmuyorsam kahvaltımı yaparken mashable'a, twitter'a "şöyle bi" göz atarım. Sonra iş çıkar, okuyamadığım yazıları işaretler öğlen yemeğe çıkmadan bakmaya çalışırım.
Keyifli, sakin bir pazar; Yılmaz Özdil yazılarını ve Radikal'i okuduktan sonra Thought Catalog'u okuyup bir iki TED videosu izlemektir.

Benim gerçekliğim budur.

Bugün TR'nin gerçekliği rol yapıyor. Olmadığı bir şey gibi gösteriyor kendini.
Hepimiz terörü lanetliyoruz. Ama aslında bu rol yapmak.

Nasıl bir çuval pirince oyunu satıyorsa hor gördüğümüz vatandaş, aslında hepimiz satıyoruz bu memleketi. Birkaç günlük bir buzz yaratıyoruz konvansiyonel ve sosyal medyada sonra gerçekliğimize geri dönüyoruz. Lafı açıldığında şiddetle kınasakta yanlışları gerçekliğimiz değişmiyor. Hepimiz satıyoruz bu vatanı.

Organize olmuyoruz. Şikayet ediyoruz ama değiştirmek için harekete geçmiyoruz. Basiretsiz yahu!
İstikrarlı hiç gitmiyoruz. İsyan ediyoruz ama günübirlik.
Lafımızın arkasında "sözde" (ama sadece sözde) duruyoruz ama aksiyon almıyoruz. Değişmiyoruz böylelikle hiçbir şeyi değiştirmiyoruz.

Hepimizin gerçekliği oyunu karnını doyurmak için satan vatandaşla aynı; hayatımızı sürdürmek için gereken bare minimum neyse onun için satıyoruz vatanı. Kolaya kaçıyoruz.

Hükümetin vergisini topladığı vatandaşına yaptığı haksızlıkları - bu çok geniş bir kavram - ve ihanetleri, yozlaşmışlığı ve ülkedeki terörü kınıyoruz.
Ama organize olup harekete geçmiyoruz. Değişimi demand etmiyoruz.
Sonuç: normalleşme.

Biz bu hypeları yaratıp status quoyu değiştirmek için harekete geçmedikçe algımız bozuluyor.
Artık şaşırmıyoruz. Normalleşiyor.

Şehit oluyor gencecik insanlar tekrar ve tekrar. Hakkımız yeniyor tekrar ve tekrar.

En fazla "Bu laflara karnımız tok" diyoruz, hatırlatıyoruz birbirimize "bakın daha önce de böyle oldu ama hiçbir şey değişmedi" diyoruz, ayıplıyoruz 'değiştittirmeyenleri' ama yine organize olup değişimi talep etmiyoruz. Değişimi zorla, çeke çeke getirmiyoruz bu memlekete. Hor gördüğümüz araplar baharını yaşıyor, takdir ediyoruz ama kendimizden utanmıyoruz.

İçimiz sızlıyor ama 40 gün sürmüyor bu. Sonra hepimiz gerçekliğimize dönüyoruz.

Bugün webrazzi summit'e giderken (benim gerçekliğim bu işte) yolda twitterdan şehitleri haberini aldım. Hype'ın boyutunu ise twitterda kesilen yayınları, ertelenen yeni dizi bölümnlerini yine twitterdan okuyarak öğrendim, tabi bir de fB newsfeedime bakarak.

Ben bu hype'ı kınıyorum.
Geçen hafta da hükümetin zamlarını kınıyordum.
Öncesinde dinin devlet işlerine karıştırılmasının ikiyüzlülüğünü ve yozlaşmışlığını kınıyordum.
Arada internet yasaklarının nasıl bir haksızlık olduğunu, devletin vatandaşını istismar edişi olduğunu kınarken arap baharına ibretle bakıp mobilize olmayan bizi kınadığım da oldu.

Uğruna inandığı değerler için (bu din olur vatan olur kişisel profesyonel başarı olur insan ve/veya hayvan hakları olur fark yaratmak olur) yaşayan ve onlarsız bir hayatın yaşamaya değer olmadığını davranışlarımızla gösterecek kadar hayatta (bir amaca) adanmışlığı olan insanların soyu mu tükendi? TED'deki a life of a purpose videosundaki gibi "elimizde" ne olduğunun farkına varıp onu "olması gerektiği" şekilde kullanmak için gerekli hayatı nasıl yaşadığımızla ilgili sorgulamaları yapmıyoruz kendi kendimize.

Bir purpose'a adanmışlığımız yok bu yüzden de hypelar normalleşirken farkına varmıyoruz.

Here is the mind path that led me here:

26 şehit, 70 milyon yaralı - at Çukurova (fB places check in'i ile)

Bu postu gördüğümde içim sızladı. Sonra az öncesinde okuduğum Yılmaz Özdil'in "sözde" ermeni soykırımıyla ilgili gençleri harekete çağıran yazısına gitti aklım. Hükümete sinirlenince aklım arap baharına kaydı. Topluma sinirlenince toplumun neler yaptığını düşündüm. İnternet yasakları için yapılan protesto yürüyüşlerinin ve benzeri "aktivite"lerin belki de az da olsa işe yaradığını ve yasakların "hafif"letildiğini, ertelendiğini hatırladım. Sonra aklıma geçen haftaki zamlara geldi. Tabi, hemen, devletin topladığı vergileri vatandaşına geri vermediği sağlıktan eğitime birçok alan geldi aklıma. Scale edip bunu, dünyada olan tüm haksızlıklara kadar gidince aklım insanoğlunun hayatı literally boşu boşuna yaşayan genelini kınayıp kendime döndüm.

Ben, "mutlu bir aile hayatı için", "profesyonal başarı ile gelen tatmin için", " 'Allah'/cehennem korkusu yüzünden", "hayata olan radikal bakış açısının özel hissettirmesiyle gelen tatmin için", "bilim için", "karnını doyurabilmek için", "tüketim için: daha iyi standartlarda yaşayarak tatmin bulmak için", hayatı ne için yaşadığını sorgulamaktan vazgeçip pasifize olmuş bir şekilde yaşayan bir insan olmayı reddediyorum.

En zor şeyin, insanın düşüncelerini toplayıp(gather) öncelik sırasına göre sıralaması (funnel) ve onu aksiyona dökmesi olduğunu reco letter üzerinden anlatan bir eğitim almıştım çok yakınlarda. Bunu iş için yapmak öğretiliyor da insanlara, insanlar bunu hayatlarına uyarlamıyorlar.

Yaşamın anlamı ve senin yaşamdaki amacının ne olduğunu sorgulamadan beyhude geçen ömürler.

Bu sorgulamayı yapsan, aksiyona dökmek içten gelir ve durdurulamaz zaten.

Biz yüzeysel bir şekilde, birşeyleri kısa süreli kınıyoruz, hiç "gerçek" organize aksiyonlar almadan.

Hayatta bizi nelerin mutlu ettiğini düşünüp hayatımızı onu provide edecek şekilde kurguluyoruz da bizi mutlu eden şeylerin arkasında yatan motivasyonlara bakıp greater ideanın ne olduğunu sorgulamadan, çok superficial kalıp sadece kınıyoruz.

Ben ne bu haksızlıklara, ne hayatın gerçekliği olan "kayıpların getirdiği acılara" ne de bunlara kayıtsız kalmaya tahammül ederek yaşamamı sağlayacak kadar geniş bir mezhebe sahip değilmişim, onu anladım.

Its not living, its existing.

- P


Tuesday, 21 June 2011

Akıllı olmak lazım, farkında olmak lazım (!)


Kabul edilemez birçok şey çaktırmadan normalize oluyor.
Farkında olmak lazım!
Sorgulamadan kabul etmemek lazım.
"Hayır" diyebilmek, sesini duyurmak, bunun için çabalamak lazım. - susup oturmaktan iyidir!

Wednesday, 15 June 2011

Travel Often: Getting Lost Will Help You Find Yourself - Amsterdam loading

Its the long waited, expected to be perfect I am sterdam triB

2011'in mottosu "Travel often: getting lost will help you find yourself" kapsamında Haziran ayında I am sterdam'dayız.

2011'in sonradan çıkan, bizi hazırlıksız yakalayan, benimsemesi - içselleştirmesi daha zor olan mottosu "Change is good..Embrace it!" kapsamında hayatımıza giren Selicin'in de the perfect I am sterdam tribinin bir parçası olacak olması ayrı bir heyecan!

HepAmaHepAğır ile ne kafalar yaşayacağız belli değil!

Peki, valize ne koyacağız?!

Thursday, 9 June 2011

The Elephant

Depresyona girmeye hazırlanıyorum.
Bir fırsat bulsam, aynı bu arkadaş gibi vurup kafayı yatacağım ve dünyayla ilişiğimi keseceğim.
Küsüp gideceğim.
Uyuyup unutacağım.


Depresyondan çıktığımda da i'll be this fella!



Wednesday, 1 June 2011

Change is Good..Embrace it!


İveeeet sanmıştık ki 2011'in mottosu "Travel often: getting lost will help you find yourself" olacak ama kısmet! Meğer, mottomuzun "Change is good..Embrace it!" olacağı varmış..

Bir numaralı HepAmaHepağır'ın tanımlamasıyla S.E. (a.k.a Selim Effect) başlı başına bir paradigm shift zaten. Bir de üstüne ev değiştirme.. Bir sonraki hedefim de din değiştirme (!) anasını satayım bi o kaldı aq değişmeyen!

HepAmaHepAğır'la değişimden korkmaktan konuştuk. Ahh gözünü sevdiğimin alışılmışlığı, düzeni, 'bilme' hissi! Ne kadar da tedirgin ediyor, korkutuyor insanı "bilinmeyen".
Ama benim bu limbo kafasına hiç tahammülüm yok asıl!
Belirsizlik eywallah büyük sıkıntı, böyle götüne güvenip risk almacalar borozan çalmacalar filan zor tabi ama kararsızlık, arada kalmak; arafta kalmak gibi, tepkisizlik gibi biraz, insanın oksijenini alıyor, böyle 'sucks the life out of me' dedirtiyor, boğuyor.

Benim bi' "verdiğim karar doğru karardır" kafam var.
Şimdi, Allah içimize sindirsin artık!

Önce "ha oldu, hadi noldu" dönemi var önümüzde. Geçişler uğraştırır ya insanı.
En basitinden o ev temizlenecek te boyanacak ta yeni eşyalar taşınacak ondan sonra yerleştirilecek ve bakalım keyifle oturabiliyor muyuz oturamıyor muyuz ancak o zaman bakacağız duruma. Yani, belirsizlik ('hadi biz bu riski aldık ta return noldu???' sorusunun cevabı) belirsiz olarak kalmaya bir müddet daha devam edeceği gibi arada extradan enerji sarf ettirecek bir sürü de şey olacak. Bunları düşünüp proportiondan çıkartmamak lazım biraz kervan yolda düzülür zihniyeti gerek bu noktada.

Sonra yatışacak elbet bu dalgalı dönem, su akıp yavaş yavaş yolunu bulacak, göreceğiz aksiyonlarımızın ramifikasyonlarını o zaman. İnşallah, memnun oluruz göreceğimiz resimden. Olmasak ta o resim benim olacak, bu da önemli.

Change is good yaaa embrace etmeli!
Embrace edince zaten bu baş ağrıları geçecek, içimdeki huzursuzluk dinecek.
Karar almaya korkmamalı, karar alamamak daha büyük eziklik.
Her zaman bir opportunity cost var zaten ama değer de bizim biçtiğimiz birşey, algımıza has.
Bir şeyi seçmek diğer tüm opsiyonları terk etmek, öldürmek olmasaydı 'doğru' şeyi seçtiğimizi anladığımızda bu kadar tatmin olmazdık.
Buradaki tek sıkıntı algımızın değişkenliği. Bugün X gördüğünü yarın Y yorumlayabilirsin. Algın, değer yargıların değişebilir.
Allah önce düşük gördüğün opportunity cost'u zamanla algınla oynayıp büyük göstertmesin! diye dua etmek en sağlıklısı belki de.
Bir de kararları vermek lazım, kendi kendine.
Çok düşünüp baş ağrısında çığır açmamak lazım.

Bir sufi öğretisinde de dediği gibi " 'Düzenim bozulur hayatımın altı üstüne gelir' diye endişe etme. Nereden biliyorsun hayatın altının üstünden daha iyi olmayacağını? "